Translate

23 Ekim 2011 Pazar

işte bak buydu bahsettiğim sana :)

Bunu sana çok nadir söylemeye çalışıyorum ama her seferinde çıkıyor işte. ‘’ seni çok özledim’’.
Nasılsın iki gözüm?
Hemen hemen her gün duyduğum sesin nasıl olduğunu anlamamı yetmiyor. Yüzünü görmeliyim. Sana anlatmalıyım. Yine havada o uçuşan kelimelere dokunmalı ve avuç içlerimize saklamalıyız. Ve böylece üşüyen ellerimizi birbirimizin cümleleriyle ısıtmalıyız.
Ben o parka gidiyorum ara sıra. insanları izliyorum, çocuklara gülümsüyorum. Haziran'ı izlerken nasıl olurum ki diyorum. Seninle Haziran'ı parka götürsek nasıl olur diyorum. Sonra oturup sana yazıyorum tüm bunları.
Hadi gel seninle parkı gezelim şimdi. Önce ağaçların arasından geçelim. ‘’Bu ne ağacı ışık? ’’ Bak eğil, hani şu ağaçların arasından sızan gün ışığını görüyor musun? Bak gözlerini şimdi yeşile çeviriyor hani! Bu ağaçların arasından sızan gün ışığı değilde hayatın seni sevişi sanki. Dünya masum bir şekilde yanağını okşuyor gibi. Gibi gibi gibi…
Şu bankta oturan bedenim şimdi çirkin yazımla sana yine bir mektup daha yazıyor. İnsanları anlatıyor sana. Yeni hayatına giren ve daima olsun istediği geçmişten beri var olan çok sevdiği herkesi. Sevmedikleri yok orada. Biliyorsun dedikoduyu sevmiyor.
( Tuhaf kızım aslında tek başına yolda yürürken bile arkamda hep birilerinin hayali beni takip ediyor. Bazen onlar için insan istemiyorum etrafta. Bir müzik ve bir pencere kenarı…)
 Şuradaki salıncak sırası, şuradaki kaydırakta çeşitli şekilde kaymaya çalışan çocuklar, bebeğin yüzüne vuran akşam güneşi, bebeğin huzuru, onu sallayan kadının annelik duygusu, hafif rüzgarda sallanan yapraklar, yokken bile var olabilenleri cenneti ve çatılar...
Yol çizgileri daha renkli olsun.
Kızın

feist- the park

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder